Yaklaş şuna! Sesleniyorum. Önümüzde sancak başbodoslamada; aramızda elli kulaç var yok.Serçe'ye dümeni verip, baş tarafa gidiyorum. Kakıç elimde, bakışlarımızdan yayılan endişemize inat yaklaşıyoruz. Korktuğumuz başımıza gelmedi, çuvalı andırıyor ama değil… Kancayı takarken farkediyorum, sırt çantası, irice, koyu renkli, ağırlaşmış, zorlanıyorum güverteye alırken.
Serçe'nin donukluğu kayboluverdi, define peşinde koşan ihtiyar korsan gözleriyle bir bana bir çantaya bakıyor. Neler yok ki içinde; üç dört kat naylona sarılmış iç çamaşırları, çoraplar, tişört, giyilmiş mis gibi sabun kokan kazak-belli ki el örmesi, pantolon- itina ile ütülenmiş, katlanmış kimbilir ne umutla. Yine bez torba, kuru üzüm, ceviz, dört paket sigara, dört kutu balık konservesi; dibinde, küçücük kesede, tırnak çakısı, diş fırçası, minicik bıyık makası...öyle özenle paketlenmiş ki, içim acıyor.
Serçe motoru boşa alıp yanıma geldi. Deniz bir kaç gün öncesinin tam tersi, bulaça! tam uykuda yani..Tepemizde meraklı üç beş martının kanat sesleri. ’ İran'lı sanırım ‘, sigara ve konserveleri gösterip, ’altlarında Tahran mahran gibi şeyler yazıyor ’;Serçe’ciğim de üzgün: ‘seneler önce İran'lı birini tanımıştım, Bahtiyar!. .Karşı adalardan birine kaçıp oradan da ver elini Avrupa,!’ ‘kimbilir ne oldu ona?’ sıkıntım sesimi esir almış: ‘ buna ne olduğu belli’ diyorum; bir kaç gün önce Karareis açıklarında fırtınada batan mülteci teknesinde boğulan otuza yakın insanı düşünüyorum…
Bakınıyoruz çaresiz denizin dört bir tarafına; Ah bir el çıksa! Tutsak o eli, kurutsak, korkma desek, biz VARIZ!! Desek, belki bir somun ekmeğin peşinde, belki de bir isyanın zorunlu terk edişinde, kaderlerimizi ortak etsek...
Çektik ağlarımızı, çevirdik motorumuzu limanımıza dönüyoruz. Baş tarafta dağılmış sırt çantası, gözümüz sularda… Eğiliyor Serçe kulağıma ‘güzelcene yerleştirelim, saklayalım baş altına, bakarsın denk gelir, çekeriz denizden birini canlı, ona giydiririz….’
Balıkçı Ata...




