
Geçenlerde Kültürpark’taki hayvanat bahçesine gittim. Adı üzerinde tam bir bahçeydi. En azından yaşam ortamlarına en yakın standartta bir doğal yaşam parkında olması gereken yüzlerce hayvan, küçücük bir kent bahçesi içine hapsedilmişler. Esir kampı örneği hepsi, küçücük alanlarında, sadece nefes alıp verecek bir ortamda bulunuyorlar. Eziyet çekiyorlar, yaşam ortamlarına, hemcinslerine özlem çekiyorlar.
Doğrudan, çocukluğumdan beri tanıdığım yaşlı fil dostum, Pak Bahadur’a gittim. Anlatacaklarını, köşemden size duyurmamı istedi. Bana anlattıklarını yazıya döktüm ve size iletilmek üzere bir mektup haline getirdim:
“Sevgili İzmirliler, doğa sever hemşerilerim,
Adımı siz koydunuz, Pak Bahadur benim adım.
Asıl yaşam ortamım, Asya’nın yemyeşil koskocaman yağmur ormanları.
Ömrümün neredeyse sonuna geldim. Sizler zaman zaman beni burada ziyaret ettiniz, ben hep buradaydım. Sizleri bekledim her gün. Bu küçücük hapishanedeydim bir ömür boyu. Sizler beni göresiniz diye. Artık yaşlandığımı, öleceğimi hissediyorum.
Birkaç yıl önce bana bir arkadaş verdiler küçücük bir fil yavrusu. Ona çok acıdım ve bir ömür boyu yaşamını benim gibi burada esaret altında geçireceğini düşününce, çok üzüldüm. Önce sorun yarattım, huysuzluk yarattım, ona ısınamadı desinler ve onu buradan alıp geriye götürsünler diye. Benim çektiklerimi o da çekmesin diye. Ancak aldıran olmadı, o şimdi yanımda, benimle aynı kaderi paylaşıyor.
Sizler, yıllar boyu bir amaç için çalışıyorsunuz ve bir süre sonunda emekli oluyorsunuz. Bana böyle bir hak tanınmıyor. Emekli olamıyorum. Burada ölmem gerekiyormuş.
Öylesine özledim ki ormanlarımı, ağaçlarımı, toprağımı, suyumu. Ormanın sessizliğini, vahşi müziğini. Yaşamım boyunca bunları tadamadım. Sizlerin de düşleriniz vardır. Emekli olunca şuraya yerleşeceğim, domates biber yetiştireceğim, diye. Ben de hep, ormanlarımı düşledim. Kardeşlerimi, anamı babamı, akrabalarımı göremedim. Sevgilim de olamadı. Onları göremeden de öleceğim.
Filler nasıl ölür bilir misiniz?
Bizler, öleceğimizi önceden hissederiz ve ormanın derinliklerinde bir bataklıkta kendimizi çamura bırakırız. Bizim mezarımız topraktır, çamurdur. Kimseye cenaze külfeti getirmeyiz ve sessiz sedasız bu dünyadan kendi irademizle ve doğaya büyük bir saygıyla, veda ederiz.
Mektubuma son verirken sizden bir isteğim olacak:
Bana, ölebilmem için bir olanak yaratın, özlemini çektiğim ormanlarıma geri verin beni. Orada, ormanın derinliklerinde bir köşede, bir bataklıkta doğaya, bedenimi kendim vereyim ve huzura kavuşayım, öyle merasim falan da istemez. Beni gömecek bir yer aramanıza da gerek olmaz. Son ve tek arzum olan, özgür olarak ölebilmem için, beni vatanıma ormanlarıma gönderin.
Ölmenin de bir onuru olmalı değil mi? Bir fil için bile.
Özgür ölebilmenin anlamını hissede biliyormusunuz?
O zaman yalnız değilsiniz demektir! Beni unutmayın.
Hoşçakalın, özgür kalın, sevgili hemşerilerim!
PAK BAHADUR”
. . .
Not: Bu yazı, 2004 yılında İzmir'de Haber Ekspres gazetesinde yayımlanmış ve "Pak Bahadur'a özgürlük" kampanyasının başlangıcını oluşturmuştur





