Bu köşe yazısı, 21. Temmuz.2007günü Pak Bahadurun ölümünden 10 saat sonra yazılmıştır.
18 Temmuz 2007 tarihli, www.sanalgazete.com 'da yer alan yazımda, "Pak Bahadur'a Elveda" demiştim.
"Pak Bahadur'a Özgürlük" sloganından sonra tutsak fil "Pak Bahadur'a Elveda" diyebilmek o kadar zordu ki!
Az da olsa, belediye başkanının vicdanının sesini dinleyerek; onu hemen doğal yaşam ortamına göndereceğini ve hayvanat bahçelerindeki tutsak hayvanların sembolü haline gelen yaşlı filin son günlerini ağaçların arasında, ayaklarını hiç basamadığı toprağa basarak geçirmesini sağlayacağını ummuştum.
Ne yazık ki öyle olmadı.
...
İnfaz hazırlıkları günlerce öncesinden başlamış bile.
Almanya'dan "sözde fil uzmanı" iki kişi çağırılmış, cumartesi sabaha karşı saat 3.00'de zavallı tutsak yaşlı hayvan uyutularak "infaz" edilmiş.
Sabaha karşı.
Kimse duymadan, bilmeden...
Deniz'in infazı gibi...
Yetkili heyet karar vermiş, belediye başkanı onaylamış.
Sabaha karşı infaz edilmiş.
...
Ardından hiç zaman kaybetmeden, Sasalı'da inşaatı devam eden yeni hayvan hapishanesi girişine gömmüşler onu.
Söylendiğine göre, oraya bir de anıt dikeceklermiş.
O anıt, olsa olsa "utanç abidesi" olarak adlandırılmalı.
...
2004 yılında uygulamaya konan "Hayvanları Koruma Kanunu" hükümleri gereğince; hayvanat bahçelerindeki tutsak hayvanların özgürlüğüne kavuşturulması için başlattığım, bu yaşlı tutsak hayvanla simgeleşen "Pak Bahadur'a Özgürlük!" kampanyası, dünyanın dört bir tarafından binlerce hayvansever "insan" tarafından destekleniyordu.
Onun için endişe edenler, hepimiz "bir umut" taşıyorduk.
İzmir kentinin aydınlık yüzü, aydınlık insanları, bu konudaki çabalarımızı olumlu sonuçlandıracak gibiydi.
Ancak hiç de öyle olmadı.
İzmir Hayvanat Bahçesi'nde, tüm uyarılarımıza rağmen hiç bir iyileştirme yapılmadı.
Hatta, yeni fillerin satın alınması için İsrail'le bir anlaşma yapıldı.
Öte yandan, bu mücadelemiz sürecinde, Ankara Hayvanat Bahçesi'ndeki dişi tutsak Afrika fili "Şirin" ölmüştü.
"Pak Bahadur da aynı kaderi paylaşmasın, tutsak ölmesin..." dedik.
"Onun son günlerini doğal yaşam ortamında geçirmesini sağlayın, o da olmazsa; kafesini genişletin, zemindeki beton üzerine bir kaç kamyon toprak dökün" dedik.
...
Onu uyuttular.
İnfaz sabaha karşı gerçekleşti.
İki Alman, infaz için tetiği çekti.
Ve Pak Bahadur öldü.
Yaşamı boyunca hiç basamadığı toprağa, ölümünden hemen sonra kavuştu.
...
Vinçler, çekiciler hazırdı. Kafese girebilmek için hendek, günler öncesinden hafriyatla doldurulmuştu. Demir kafesteki çiviler tahtalarla örtülmüştü. Hazırlıklar günler öncesinden planlanmıştı. Herkesin görevi belliydi.
Hayvanat Bahçesi, kapatılmıştı.
Kimse duymasın, bilmesin, görmesin diye...
...
Cumartesi güneşi doğdu.
Sabah oldu.
Hayvanat Bahçesi'nin tam yanındaki Luna Park'ta arapça oryantal bir müzik parçası çalıyor, etrafı inletiyordu.
Dönme dolap, boş da olsa yavaş yavaş dönüyordu.
Tüm tutsak hayvanlar susmuştu.
Yas tutuyorlardı.
Onu sevenler, hıçkırıklara boğulmuştu.
Ölüm haberini televizyondan duyanlar, İzmir Hayvanat Bahçesi'ne koştular.
Ancak kapılar kapatılmıştı.
Girişinde, yeni asıldığı belli olan "Köpekler giremez" tabelası yer alıyordu.
Lila da, geri döndü.
Girişteki bekçi, kilitli kapının ardından oturduğu tahta iskemlede, sigarasını yaktı, kapıdan geri dönenlere baktı.
"Bugün neden bu kadar çok ziyaretçi var acaba?" diye düşündü...
...
Şimdi Pak Bahadur'un bizlere 2004 yılında yazdığı ilk mektubunu yeniden okumanın zamanı...
Diğer tutsak hayvanların özgürlüğü için.
İnsan olmanın erdemi için...
2004 yılında yazılan ilk yazı:
Geçenlerde Kültürpark’taki Hayvanat Bahçesi’ne gittim. Adı üzerinde tam bir bahçeydi. En azından yaşam ortamlarına en yakın standartta bir doğal yaşam parkında olması gereken, yüzlerce hayvan, küçücük bir kent bahçesi içine hapsedilmişler. Esir kampı örneği hepsi, küçücük alanlarında, sadece nefes alıp verecek bir ortamda bulunuyorlar. Eziyet çekiyorlar, yaşam ortamlarına, hemcinslerine özlem çekiyorlar.
Doğrudan, çocukluğumdan beri tanıdığım yaşlı fil dostum, Pak Bahadur’un yanına gittim. Bana anlatacaklarını, köşemden size duyurmamı istedi. Anlattıklarını yazıya döktüm ve size iletilmek üzere bir mektup haline getirdim:
"Sevgili İzmirliler, doğa sever hemşerilerim, Adımı siz koydunuz, Pak Bahadur benim adım. Asıl yaşam ortamım, Asya’nın yemyeşil koskocaman yağmur ormanları. Ömrümün neredeyse sonuna geldim. Sizler zaman zaman beni burada ziyaret ettiniz, ben hep buradaydım. Sizleri bekledim her gün. Bu küçücük hapishanedeydim doğduğum günden beri. Sizler beni göresiniz diye. Artık yaşlandığımı, öleceğimi hissediyorum. Birkaç yıl önce bana bir arkadaş verdiler, küçücük bir fil yavrusu. Ona çok acıdım ve bir ömür boyu yaşamını, benim gibi burada esaret altında geçireceğini düşününce, çok üzüldüm. Önce sorun yarattım, huysuzluk yarattım, ona ısınamadı desinler ve onu buradan alıp geriye götürsünler diye. Benim çektiklerimi o da çekmesin diye. Ancak, aldıran olmadı, o şimdi yanımda, benimle aynı kaderi paylaşıyor. Sizler, yıllar boyu bir amaç için çalışıyorsunuz ve bir süre sonunda emekli oluyorsunuz. Bana böyle bir hak tanınmıyor. Emekli olamıyorum. Burada ölmem gerekiyormuş.
Öylesine özledim ki ormanlarımı, ağaçlarımı, toprağımı, suyumu. Ormanın sessizliğini, vahşi müziğini. Yaşamım boyunca bunları tadamadım. Sizlerin de düşleriniz vardır. Emekli olunca şuraya yerleşeceğim, domates biber yetiştireceğim, diye. Ben de hep, ormanlarımı düşledim. Kardeşlerimi, anamı babamı, akrabalarımı göremedim. Sevgilim de olamadı. Onları göremeden de öleceğim.
Filler nasıl ölür bilir misiniz?
Bizler, öleceğimizi önceden hissederiz ve ormanın derinliklerinde bir bataklıkta kendimizi çamura bırakırız. Bizim mezarımız topraktır, çamurdur. Kimseye cenaze külfeti getirmeyiz ve sessiz sedasız bu dünyadan kendi irademizle ve doğaya büyük bir saygıyla, veda ederiz.
Mektubuma son verirken, sizden bir isteğim olacak:
Bana, ölebilmem için bir olanak yaratın, özlemini çektiğim ormanlarıma geri verin beni. Orada, ormanın derinliklerinde bir köşede, bir bataklıkta doğaya, bedenimi kendim vereyim ve huzura kavuşayım, öyle merasim falan da istemez. Beni gömecek bir yer aramanıza da gerek olmaz. Son ve tek arzum olan, özgür olarak ölebilmem için, beni vatanıma, ormanlarıma gönderin.
Ölmenin de bir onuru olmalı değil mi? Bir fil için bile.
Özgür ölebilmenin anlamını hissedebiliyormusunuz?
O zaman yalnız değilsiniz demektir! Beni unutmayın.
Hoşçakalın, özgür kalın, sevgili hemşerilerim!
PAK BAHADUR..."
23.10.2004
Haber Ekspres Gazetesi
________________________________________________________
PAK BAHADUR'A ÖZGÜRLÜK ŞARKISI
SÖZ VE MÜZİK: MAHMUT YALAY
çek çek çekyer izmir fuarı
hayvanı hapse at bahçesi
çocukluğumdan beri var o kafesler
uzun zaman sonra baktım hala beslerler
hala aynı kelleşmiş tepeli akbaba
depresyonun tillahında deve zürafa
ey bahadır sen çok eskilerden
nerden bilecektin izmir'i derin bakışlı yaşlı efe
askerler şimden geri
yanına eşini getirmişler betona çıkmıştınız geçen gün
volta atıyordun sen kakanın etrafından sınırdakı demirlere gidip gelip
kankan da bakıyordu sana garip garip
eminim bakıcın çok sever seni
hayvanat derler size
insanın aklına ilk gelen şey azat
ama ne yaparsın sen artık bahadır
koparıldığın ormanında da bırakılsan
burası bir bakıma evin senin artık
insanın insana yaptığı zulmü hatırlatır
her derin bakışında bize volta atarken
ey hayvanat ey zebra ey eşek at
askerler şimden geri salıverin filleri
sanki timurlengin son fili
hala beslemeye çalışır bu halk
sanki medeniyetin son dişi
üzülme hapiste de olsan bu senin de dünyan ayağa kalk
fosil der bu hayvanlar eziyet altında
bundan sonra olmasın burada böyle bir manzara
insan düşünür acaba kafeslerin dışı mı esas hapis
yoksa bahadır mı acır bize baka baka
söz ve müzik: mahmut yalay





