
Nur DOLAY,
Ohrid
-----
Deniz Koşar ve Barış Duman’la sabah Rize’de buluşuyoruz. Çayeli’nden bir taksi tutup, Senoz vadisini izleyerek yukarı çıkıyoruz. Yol boyu iş makinaları habire dağı oyuyorlar, molozlar derenin sularını dolduruyor, dev borular döşenmek üzere yığılmış, bekliyor.
Kaptanpaşa‘da bir köy evinde mola veriyoruz. Kestane ağacından yapılmış eski evin ortasında odun sobası yanıyor. Üzerinde su güğümleri ve bir çaydanlık. Mısır ekmeği, peynir, bal ve kaymakla sofra kuruluyor. Muhlamaya ekmeklerimizi banarak afiyetle yiyoruz.
Biz çaylarımızı yudumlarken evin sahibi Muhammet geliyor. Onun güçlü arazi arabasıyla daha da yukarılara çıkacağız. HES’ler için özel olarak açılan bir toprak yolda yarım saat ilerledikten sonra yoğun bir sis tabakasının içine giriyoruz. Arabanın burnunu göremez haldeyiz. Yol tam S şeklinde keskin virajlarla yılan gibi kıvrım kıvrım yükselmeye devam ediyor. Muhammet devamlı soldan, uçurum tarafına yaklaşarak sürüyor aracı. Dağ tarafına fazla yaklaşarak gidersek taşların kayaların tepemize düşme tehlikesi var çünkü. Yeni açılmış toprak yolun neredeyse yarısı şimdiden düşen kaya parçaları, dağdan inen taş tokaçla kapanmış durumda. Ama sol tarafımız da fazla sağlam değil. Her an yolla birlikte aşağı kaymak var. Haydi ben risk almaya alışkınım, ama arkamdaki üç gencecik insanı ne diye sürükledim buralara. Melissa, Deniz ve Barış kamyonetin arka koltuğunda sesizce oturuyorlar. Hiç bir şey göremeden, çaresiz ve gergin, artık anlamsızlaşan yolculuğun sonunu bekleyerek. Bu sis özel olarak mı sipariş edilmiş ne? Sanki şirket yaptığı pislikleri saklamak için sis bombası attırmış. Ama Muhammet her virajı ezberlemiş gibi. Aarasıra parmağıyla sislerin içini göstererek sessziliği bozuyor:
‘’İşte şurada da bir tünel ağzı var’’.
Dikkatle bakınca hayal meyal borular seçilebiliyor. Ve nihayet bir düzlükten sonra iniş yoluna giriyoruz. Kıvrımlarda dönmek için uçurumun dibine kadar yaklaşıp aşağı kaymadan dönüp bir alttaki kata geçebilmek… Şoförümüze güvenmekten başka yapacak şey yok.
Sislerin içinden kurtulduktan sonra virajların birinde iki üç işçi görüyoruz. Yere toprak torbalarda fideleri sıralamışlar. Mahkeme dağı delik deşen eden şirketlere yeniden ağaçlandırma yapma cezası vermiş. Ama herkes biliyor ki fideler büyük ölçüde göstermelik. Birazı dikildikten sonra yasak savılmış olur ve başka işlere bakılır. Zaten delik deşik edilen, altı üstüne getirilen dağların neresi nasıl düzeltilebilir ki.
‘’Daha önce de sahile yaptıkları otoyol için epeyce kestiler buraları’’ diyor Muhammet. ‘’Kayaları koparıp koparıp denize doldurdular’’.
Muhammet köylülere de öfke dolu. Pek çoğunun hem şikayet ettiğini, hem de elektrik direkleri için şirketlere küçük küçük yerler sattığını söylüyor.
Gergin iki saatlik yolculuğu tamamlamak üzereyiz. Aşağıda Muhammet’in evi göründü. Ama sevinemiyor Muhammet. Yakında evi boşaltması gerekibilir çünkü. Karadeniz’in hassas zemini buldozerlerin, kepçelerin toprağı altüst etmesine dayanamayarak kayıyor. Evler kayıyor, oturulamaz hale geliyor. Kimin umurunda? Evi kayan kişi uğraşsın dursun mahkemelerde.
Bazı avukatlar uğraşıyorlar mahkemelerde. Evler için olmasa da evlerin oturduğu toprak için. Tek başlarına. Pazar’lı sinema işletmecileri gibi. Onlar da yörenin kültürünü korumak için tek başlarına mücadele veriyorlar. Doğanın yokolup gitmesine engel olmak için dava üstüne dava açıyorlar HES inşaatlarına. Avukat Yakup Okumuşoğlu mahkeme salonunda kendisini destekleyecek dava arkadaşlarını arıyor arkasında. Ama etrafı boş.. Internete takılı kalmış diğerleri. Klavyelerinden kopamamışlar. Karşı tarafın kalabalığı avukatın yalnızlığına bakarak gülüyor alaylı alaylı. ‘’Kuru gürültüymüşünüz’’ dercesine.
Ve Yakup Okumuşoğlu kendine rağmen kahraman oluyor. Internet militanlarının tuşlarından alkışlar geliyor onun yalnızlık çığlığına. ‘’Sen dayan aslanım, biz arkandayız, yolun ne kadar çetin olursa o kadar haklısın demektir.’’
Şaka mı bu? Hayır, gerçek. Yapayalnız avukata cevap.
‘’Lanet olsun kahramanlara gerek duyan topluma ! ’’.
Bunu Galileo Galelei gerçekten söylemiş miydi yoksa Brecht aynı adlı oyununda kendisi mi söyletiyor ona. Mahkemede ‘’dünya yuvarlaktır’’ diye direnip ölüme gitmediği, kahraman olmadığı için kendisini eleştirenlere Galile gerçekten böyle mi cevap vermişti?
Ya da Nasrettin Hoca Timur’a köy halkının artık onun filini besleyemeyeceğini söylemeye gittiğinde, arkasında birden kimsenin kalmadığını, Timur’un karşısında yapayalnız bırakıldığını görünce ne demiş? Köy halkının filden çok hoşnut olduğunu, ama tek başına canı sıkılan fil için Timur’dan ikinci bir fil istediklerini söylemiş midir gerçekten?
Sanırım mahkemede Yakup Okumuşoğlu yapılan HES’lerin yetmediğini, Karadenizli’lerin daha çok HES istediklerini söylememiştir. Klavyeden onu destekleyenlere, basına demeçler patlatanlara belki teşekkür bile etmiştir.
Merak etme Yakup Okumuş, mahkemede yanında kimse yoktuysa da en azından Orhan Veli mutlaka vardı. ‘’Neler yapmadık şu vatan için?’ diyordu, ‘’Kimimiz öldük, kimimiz nutuk çektik’’. Ve kimimiz de kahraman bekliyoruz.







Yorumlar
ways to make money Alıntı
how to make money online Alıntı
increase youtube views Alıntı
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.