Equus Asinus, dünya edebiyatında önemli bir yer kaplar. İncil'de de Hazreti İsa'nın Kudüs'e eşek sırtında girişinden söz edilir. Eşekler kutsaldır.
Antik çağda Lucius Apuleius'un "Altın Eşek" romanından tutun, Cervantes'in "Don Kihote"sine, Mevlana'nın "Mesnevisi"ne, Hoca Nasrettin'in fıkralarına, Aziz Nesin'in kitaplarına konu olmuştur. Her anlatımdan bir ders çıkarılır eşek edebiyatında.
Nuh Peygamber tarafından davet edilmedikçe, kimsenin Nuh'un gemisine binmesine izin verilmiyordu. Şeytan, bundan ötürü insanlardan ayrı düşeceğini anlamıştı. Fakat gemiye binme sırası eşeğe gelince, eşeğin inadı tutmuştu. Sabrı tükenen Nuh Peygamber eşeği tekmeleyerek, "Girsene be şeytan!" diye bağırmıştı. Bunun üzerine şeytan da bu daveti kendisine fırsat bilerek gemiye girebilmişti.
Frigya Kralı Midas, keçi ayaklı kır tanrısı Pan ile, müzik tanrısı Apollon'un yarışmasına hakemlik eder. Midas, Pan'ın müziğini beğendiğini söyleyince, Apollon çok kızar ve Kral Midas'ın kulaklarını eşek kulaklarına çevirir. Kral Midas, bu durumda halkının içine çıkamaz. Bu büyük sırrı yaymayacağına dair söz vermiş olan Midas'ın berberi, bu sırrı taşıyamayarak sonunda bir kuyunun içine "Midas'ın kulakları, eşek kulakları…" diye bağırır. Bu ses, rüzgarla karışarak yankılanır da yankılanır. Herkes durumu öğrenir. Bu duruma katlanamayan Kral Midas, kurtuluş için ölümü seçer.
Her tuttuğu altın olan Kral Midas'ın aptal biri olduğu, mitolojide sıklıkla anlatılır. Günümüzde "her tuttuğun altın olsun" deyişi de bir çelişki aslında. Mutluluk parada altında mı, yoksa doğada çiçekte böcekte mi, bunun tercihi akıl sahibi olana kalmış.
Asıl konumuz "Equus Asinus" olduğuna göre, yazımızı bir masalla bitirelim. "Sözün gelişi" derler ya, işte öyle: Sakın kimse alınganlık edip de üzerine alınmasın.
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir eşek, bir öküz ve bir inek, direnişe geçerler dağ başına çıkıp orada yaşamaya karar verirler. Fakat daha ikinci gün öküz, direnişten vazgeçip:
"-Ben gidiyorum.
-Nereye?
-Tekrar şehre iniyorum. Son bir tecrübe daha yaşamak istiyorum. İçimde ukde kalmasın.
-Boşuna gitme. Bu insanlarla sen yapamazsın."
Öküz gider. Gider ama iki gün bile dayanamaz. Tekrar dağa çıkar. İnsanlar tarafından kötü kullanılmış, yorgun, bitkin bir haldedir.
Derken inek de aynı tecrübeye kalkar ve şehrin yolunu tutar. Üç günden fazla dayanamaz tabi.
Bu defa eşek:
"-Ben de gitmek istiyorum. Eşeksem bu kadar da eşek değilim ya. Gidip ben de bir defa şansımı deneyeyim."
Eşek de gider. Bir gün, iki gün, üç gün, eşek yok. Bir sene, iki sene derken, dört senenin sonunda nihayet gözükür. Fakat o ne? Bu eşek, sanki bizim o eşek değil. Gerilmiş, ense kulak yerinde, üst-baş gayet şık, ağzında da bir puro. Kendisini bekleyen arkadaşları heyecanla sorar.
"-Nerelerdeydin?
-Sormayın başıma gelenleri.
-Çabuk anlat.
-Şehre gidince bir kalabalık gördüm, merak ettim neler oluyor diye bir bakıvereyim dedim. Baktım, adamın biri kürsüye çıkmış nutuk atıyor. Halk da bağırıp çağırıyor. Ben de bağırdım. Dönüp beni gördüler. "En iyi sen bağırıyorsun" dediler, "çık biraz da kürsü de bağır".
-Çıktın mı?
-Zorla çıkardılar. Ben bağırdıkça onlar alkışladı, ben bağırdıkça onlar alkışladı. Neticede beni omuzlarda taşıyıp daha yüksek yerlere çıkardılar. En iyi yerleri en mühim koltukları bana verdiler. Ve ayıptır söylemesi.
-Söyle söyle.
-Beni başkan yaptılar, başkan."
Kısa bir sessizlik. İnek ve öküz birbirlerine baktılar ve ikisi birden:
"-Peki neden orda kalmadın da döndün?
-Daha fazla kalamazdım. Dördüncü senenin sonunda eşek olduğumu anlayıp koyverdiler."