Antalya’ya göç ettik edeli adam gibi bir yaz mevsimini ilk kez bu yaz yaşadık. İnsanı hayatından bezdirecek kadar aşırı nem (nem ölçerin ibresinin %100’ü gösterdiğini gördük!) gölgede 40 dereceleri aşan sıcakla halvet olduğu zaman Akdeniz sıcak şaraba dönüşüyor. İşte o zaman Foça’nın serinliğini özlüyorsunuz. Neyse, uzun ve yapışkan geçen yazın ardından Ege’lilerin
kısacık yaşaya bildiği ”PASTIRMA YAZI” günleri geldi çattı. İşte o zaman Akdeniz akşamlarının bir başka olduğunu fark ettik! Ve, çocukluğum dan beri yapmak istediğim şeyi yapmaya karar verdik. Güneşin peşinden gitmek!
Gerekli resmi işlemleri tamamladıktan sonra 14.Kasım.2008 akşamı Finike Marinadan teknemizle ”Vira Bismillah!” diyerek yola çıktık. Liman ağzından
çıkar çıkmaz pruvayı batıya döndürerek ufku kızıla boyamış olan güneşin peşine düştük. Demre açıklarına geldiğimizde gece bizi simsiyah şalı ile sarmış, bizde Kekova fenerini sancak pruvamıza almış son derece sakin bir seyirle Akdeniz’de süzülüyorduk. Gündüz mayo ile dümen tutarken, gece olunca üzerimize polarlarımızı giymiştik. Deniz geceleri serin olur, iyi korunmak gerekir. Neyse, beş saat süren nefis bir seyirden sonra Kaş ilçemizin ışıklarını gördük. Ama, bizim hedefimiz Kaş değil Meis adasıydı!
Bütün yaz zaten Kaş senin, Göcek bizim dolaşıp durmuştuk. Ancak, vize almaktaki tembelliğimiz yüzünden Yunan adalarında güneşi aramak sevdamıza ancak şimdilerde kavuşmuştuk. Nihayet yıllar boyu Kaş’tan izlediğimiz, bizim kıyılarımızdan sadece 3,5 mil uzaktaki Meis adasının tehlikeli kıyılarında seyir halindeydik.
O kadar enteresan sığlıklar vardı ki, derinlik göstergesindeki sayı 60 metreden, birden bire 9 metreye düşebiliyordu. 1,5 Metrelik salmayı da hesap ederek ilerliyor ve bir an önce limana girip
demirlemek istiyorduk.
Fener burnunu döner dönmez Meis’in sessiz ve sakin evlerini karşımızda gördük. İşte o an beş saatten beri dümen tutmanın verdiği yorgunluk, gece seyrinin yarattığı stres yerini ”oh be!” benzeri mutluluk sözcüklerine bırakmıştı.
Pasarelayı yanıma almadığım içim gemi rıhtımına sancaktan aborda olduk.Tam karşımızda çok şirin bir Yunan restoranı (taverna değil) ışıldıyordu. İlk dikkatimizi çeken; müzik son derece uygun bir tonda etrafı rahatsız etmeyecek şekilde çalıyordu. İkinci tesbit; sadece yunanca müzik vardı ve herhangi bir başka dilde müzik alternatifi kesinlikle yoktu. Neyse, bir yandan yorgunluk, diğer
yandan el ayağın ortalıktan çekilmesi ile limana hakim olan sessizlik uykumuzun gelmesine sebep oldu ve kamaramıza çekildik.
Liman ”U” harfi şeklindeydi ve etrafında kısa bir düzlükten hemen sarp bir şekilde yükselen dağlar vardı. Bu yüzden sabah güneşin ilk ışıkları havayı aydınlatmasına rağmen güneşi görebilmemiz birkaç saatimizi aldı.
Meteorolojiden hava raporunu aldıktan sonra rıhtımdaki restoranda sabah kahvaltımızı yapmak üzere tekneden çıktık. Ege usulü bir kahvaltı ısmarladıktan sonra, etrafımızı incelemeye başladım. Bir kere tüm evlerin mimarisi ortaktı. Yani klasik Yunan evi. Temiz, bakımlı
ve abartılmamış yumuşak renklerle nerede ise tamamı boyalıydı.
Aralardaki dar sokaklarda tek tük boyası yeni olmayan evler vardı o kadar. Hatta, sahil güvenliğin rıhtımın daki cami bile mükemmel uyumlu renklerle boyanmış ve tertemizdi. Ancak, bizim baktığımız saatlerde kapısı kilitliydi ve hiç ezan sesi duymadık. (Yuh! Yunan adasında ezan sesi
bekleyene bak!) Önceden eşin dostun uyarılarının tersine adada ne polis, ne de vatandaş tarafından zorlanmadık. Ancak, milliyetçiliklerine hayran kalmamak elde değildi. İki gece kaldık,
sadece yunanca müzik çaldılar. İkinci gecemiz cumartesi akşamına rastladığından eğlence hayatlarını görecektik. Gerçi, yaz mevsimi sona erdiği için ada son derece sakindi. Evlerin hemen hepsi kapalıydı. Adada görev yapan askerler sivil olarak kafeteryalar da güneşin tadını çıkararak sohbet ediyorlardı. Bu arada hiçbir restoranın kapısında çığırtkan ve yapışkan görevliler olmadığını fark ettik. Hiçbir restoran yanındakine nispet yaparcasına çalan müziğin sesini anırtırcasına açmıyordu. Hele gece aniden gelen feribot bizi çok ama çok şaşırttı. Hafnanın üç günü güney Kıbrıs’tan hareket eden bir feribot tüm adalara uğrayarak Yunanistan’a gidiyormuş.
Televizyonlarda en ufak karlanma olmadan kendi kanallarını izliyorlar ve radyolarını dinliyorlardı.
Bizim yollarda giderken dinlediğimiz TRT FM bile bir çok yerde çıkmıyorken, adamlar en uzak
noktadaki adaya yağmur olup yağıyordu.
Turist kazıklama diye bir kavram yok!
Her restoranın kapısındaki menu ve fiyat listesi masanıza konan el menüsündekinin ve en sonunda kasa fişindekilerin aynısı!
Pazar sabahı günün ilk ışıkları ile adaya el sallarken biraz hayıflandım.
Neden biz, Marmaris’in, Fethiye’nin, Kaş’ın v.b.’nin içine ettik? Diye sordum kendi kendime!
Neden biz dükkanlarımızın adlarını yabancı dilde yazmayı tercih edip, güzelim Türkçemizi katlettik? Diye sordum…
Neden biz kıyılarımızda sadece Türkçe müzik çalarak vatanımıza sahip çıkmadık? Dedim kendi kendime?
Sonra, birden aklıma DTP’lilerin istekleri geldi!
Anadilde (Kürtçe) eğitim,
Anadilde tv ve radyo yayını…
Daha sayayım mı?
İşte vatan böyle vatan oluyor!
Do you understand?
Selamünaleyküm!







Yorumlar
Yıllar evvel hasan tahsin ile birlikte bilmemhengi tv de üçümüz derin bir sohbet yapmıştık.
Beni ne deece hatırlayacaksın bilmem ama ben seni unutmadım.Tesadüfen denk geldim ve bu satırları beğenerek okuduğum meis adası ile ilgili yorumuna da yürekten katılıyorum. Bilmiyorum hala denizlerdemisin , Allah kolaylık versin yolun açık olsun.
Gözlerinden öper, sevgilerimi yollarım… Alıntı
yapımcı-yönetmen: mesut er
iletişim: 0 542 299 94 19 Alıntı
Yüreğine, diline, kalemine sağlık!
Daha güzel dile getirilemezdi..
Dersin ya; \"Önemli olan benim neyi ne kadar anlattığım değil, önemli olan senin ne kadar anladığın!\"
Bu da öyle bir şey.. Alıntı
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.