Evet, yanlış okumadınız. İnsanları kurtaramasa bile dünyayı kurtarabilir kriz. Ya da şöyle söyleyelim : dünyayı insanlardan kurtarabilir, onların aşırı tahribatından, yerin altını, üstünü, havayı, denizleri hovardaca harcamasından kurtarabilir. Diyeceksiniz ki insansız dünya neye yarar, önce insan önemli. Evet, öyle. Ama çevreyi bu kadar düşüncesizce yokettiğimiz zaman türümüzün sürebilmesi için bir mucize gerek. Dünya bu kadar artan bir nüfusu, içinde bulunduğumuz akıl dışı düzen sürdükçe ne daha fazla besleyebilir, ne de çöplerini daha fazla taşıyabilir. Yokettiğimiz doğayla birlikte biz de yokolup gitmeye mahkümüz.
İçinde yaşadığımız kapitalist düzen tümüyle israfa dayanıyor. Yeraltı ve yerüstü kaynaklarının hızla harcanıp tüketilmesine. Tek bir amaca yönelik her şey : daha fazla üretim. Neden ? Daha fazla tüketebilmek için. Neden ? Büyümek, büyümek, büyümek. Tek bir gezegenin üstüne sıkışmış 7 milyar insanız oysa ki, daha ne kadar büyüyebiliriz, nereye kadar gidebiliriz ?
Her birimiz tek başımıza dört kişilik bir arabaya kurulup boşuna yer işgal ettiğimizde, hem hava kirliliği ve gürültü ürettiğimiz, hem de petrol tükettiğimizde daha mı mutlu oluyoruz ? Kentleri yaşanmaz kılan trafik selleri yaratarak kendimizi de boğmuyor muyuz ? Nitekim tıkanma noktasına geldik dayandık işte ve artık küçülmek gerektiğini acı da olsa anlamak zorundayız. Ekonominin motorlarından biri olan otomobil endüstrisi küçülmek zorunda. Diğer güçlü motor olan inşaat sektörü küçülmek zorunda. Daha başka pek çok şey küçülmek zorunda.
Ama küçülmek demek işsizlik demek değil mi ? Peki bu şekilde büyümeye gezegenimiz daha ne kadar izin verecek ? Yerkürenin ısınması, çölleşme, enerji elde etmek adına akılsızca yapılan barajlarla doğal dengelerin bozulması, toprağın, denizlerin ve suların akıl almaz bir vurdumduymazlıkla kirletilmesi, ormanların yokedilmesi, enerji kaynaklarının bitirilmesi bizi daha ne kadar büyümeye götürebilir ? Bu dünyayı tüketip bitirerek başka bir gezegene gitme olanağımız var mı ? Şimdilik hayır ve bu gidişle de biz başka gezegenlere gidebilmeden önce dünya elden gidecek. Bıçak kemiğe dayanmış durumda. Hem gezegenin yokedilen olanakları açısından, hem de bizim kendi yaşamımızı sürdürebilme açısından.
Sadece dünya nüfusunun beslenmesi bile artık başlı başına geleceği karartmaya aday bir sorun. İçecek suyumuzu bile garanti edemeyecek kritik duruma yaklaşmış bulunuyoruz. Tarımda üretimi arttırmak için aşırı gübre kullanımı, et ve süt üretimini arttırmak için aşırı miktarda hayvan besleme ve bunların yarattığı kirlilik yüzünden Hollanda ya da İngiltere gibi devamlı yağmur alan ülkelerde bile nitrattan arınmış, temiz su sıkıntısı var. Uzakdoğunun, Amazonya’nın ormanlarını yokedip bitirdik (ama onlar hiç olmazsa endüstriyel faaliyetler için kesildi, bizdeki gibi inşaat alanı açmak için yakılmadı), denizlerde balık bırakmadık, nehirlerde zehir akıyor, havadan hele hiç sözetmesek de olur. Ozon tabakasının giderek yokolduğunu, buzulların eridiğini artık ilkokul çocukları bile biliyor. Böylesi bir dünya mı daha mutlu olunacak dünya ?
Çelişkili bir durummuş gibi görünüyor değil mi ? Bir yandan küçülmek gerek diyoruz, bir yandan onca üretime karşın dünya nüfusunu besleyebilme sorunu olduğundan sözediyoruz. Hayır, çelişki yok. Dünya nüfusunun yarısının aç olduğu bir gerçek. Ve yarıdan çoğunun da daha hala temel gereksinimleri için boğuştuğu, tüketim ekonomisine bile geçemediği yine bir gerçek.
O zaman şöyle çarpık bir durum var ortada. Dengesiz, hesapsız kitapsız, akılcı olmayan bir dünya düzeni söz konusu. İnsanlığın yarısı açken, Avrupa’da et, süt ve tereyağı dağları birikiyor, kışın çilek ve domates yemek sıradan bir şey oluyor, denizleri kurutma pahasına avlanan balıklar fazla geldiği için imha ediliyor, kısacası insanlığın bir bölümü aşırı yemekten, aşırı tüketmekten hasta düşerken, tüm ‘’gelişmiş’’ ülkelerde artık çocuklar bile şişmanlık sorunu ile uğraşırken, insanlığın daha büyük bir bölümü ise hala tek ürüne talim ederek hayatta kalma mücadelesi veriyor. İnsanlığın bir bölümü iki üç yılda bir otomobilinin modelini yenilerken, bir bölümü ise hala günde 12-14 saatlik iş günleriyle kölelik yaptıktan sonra sadece karnını doyurabiliyor, üstünü giyinebiliyor.
Evet, daha az büyüme, daha çok paylaşım. Daha rasyonel bir dünya, daha kısa iş günleri, ama herkese iş. Çalışmayı da, kazancı da paylaşma. Fakat ne yazık ki bu zorunluluğu anlamakta direnen, doymak bilmez, insanobur mekanizmalar yönetiyor dünyamızı. Amerika’da patlayan sabun köpüğünden kendilerine daha da çok çıkar sağlama peşindeler şimdi. Kriz bahanesiyle emekçilerin ücretlerini azaltma, ya da tamamen işten atıp daha düşük ücretlerle yenilerini işe alma gibi kurnazlıklar görülüyor her yerde.
Zorunlu küçülme olacak mutlaka, ama yine güçsüzleri, zayıfları daha da ezerek gerçekleşecek bu. Ezilenler başkaldırmadığı sürece.
Nur DOLAY
27 Şubat 2009, Belgrad





