''yolumdan çekil yavrum/bağlasalar duramam/ (Attila İlhan, Şahane Serseri) Yitirdiğimiz ''Şahane Serseri''yi tekrar tekrar okurken, Türkçe bilmeyen insanlar için en büyük kaybın Attila İlhan'ı okuyamamak olduğunu düşündüm. Tercümelerini görmedim pek bir yerde. Zaten tercüme aynı tadı vermiyor. Nazım'ın Fransızca ve İngilizce tercümelerini almıştım Türkçe bilmeyen arkadaşlarım için, ama ne kadar iyi tercüme edilmiş olursa olsun kendi dilindeki anlatım gücü ve tadıyla karşılaştırmak imkansız. Nazım'ın dengi diyebileceğimiz İspanya'nın ulu şairleri Juan Ramon Jimenez ve Federico Garcia Lorca'yı İspanyolca ve İngilizce'den okudum, aynı çaptaki Portekiz şairi Fernando Pessoa'yı Portekizce ve Fransızca okuma şansına da sahip oldum, kesinlikle tercümede aynı tadı vermiyor. Kavafidis'i kendi dilinde okuyabilmek için Yunanca öğrenemediğime üzüldüğüm oldu, ya da Sadi'yi ve Hafız'ı Farsça okuyabilmek isterdim, ama sadece Attila İlhan'ı kendi dilinde okuyabilme şansı hepsine değer belki. İzmir'in imbatını buralara kadar taşıyan İzmir'li şairle 1990'ların başında İstanbul'da birgün oturup sohbet etme fırsatım olmuştu. Önce İzmir'in içimizi yakan sorunlarından sözetmiştik. Ve İzmir'den yola çıkan konuşmamız Sultan Galiev'den çöken Sovyetler'e kadar uzanmıştı. Ben oralarda yeni bir geziden geliyordum, o da Cumhuriyet gazetesinde yazmaya başlamıştı o yıllarda ve bizim şablon solcularına bilmedikleri bir tarihi anlatıyordu: SSCB'nin Stalin tarafından tahrif edilen tarihinde unutturulan anti-emperyalist sosyalist hareketi, bu hareketin liderlerini, onların Kurtuluş Savaşı önderleri ile etkileşimini, ortak olan ve olmayan noktalarını. Sosyalizmin kurulmasında öncü rolü oynayıp, bolşevik devrimin daha ilk başlarında ''milliyetcilik'' suçlamasıyla Rus milliyetçiliği tarafından yokedilenleri. Ama A.İlhan'ın anlattıklarını şabloncu solun okuduğunu pek sanmıyorum. Onun analizlerini ne yazık ki başkaları benimseyip ilgiyle okudular. Şabloncu solcularımız ise çoktan ''dinozorluktan'' globalizme terfi etmişler, küresellik masalının liberal düşleriyle yatıp kalkmaya başlamışlardı. Anti-emperyalist sözcüğü bile modası geçmiş bir terim olarak sadece tebessüm yaratıyordu. Sultan Galiev'in yaşamını ise sadece TGRT televizyonu (kendince yorumlayarak) verdi. Diğerleri zaten adını bile duymamıştır. Evrensel kültürle, Batı kültürüyle haşır neşir yaşamış bir şairdi Attila İlhan. Uzun yıllar Paris'te kalmış, iyi Fransızca bilen biriydi. Ama Batı'yı iyi tanıdığı için Batı'daki düşünce modalarının kör bir izleyicisi ve tercümanı değildi. Her şeyi kendi düşünce süzgecinden geçiren gerçek bir aydındı. Örneğin Ermeni sorununun bugünkü gibi moda olmasını beklemeden daha 50'lerde ''Tatyos'un Kahrını'' yazacaktı. ''Yoksa yüzümüz olmazdı/doğru dürüst ölemezdik/ölüler bizi ayıplardı'' diyerek. Ama Tatyos'un Aşkale'deki, Marsilya'daki kahrını gerçekten yüreğinde duyarak yazacaktı, herhangi bir akıma uymak için değil. Bir başkası olsa bugün bu şiiri eski defterlerden çıkarıp dışarıda ''ben 50 yıl önce yazmıştım'' diye pazarlar ve alkış toplardı. Nobel de alabilirdi. Ama o Aziz Nesin gibi kendi içinde tutarlı çizgisini sürdürdü. Amacı halkına bir şeyler anlatabilmek ve halkını anlatmaktı. Kordon boyundan Kurtalan'a kadar. Günün modasına uyup Avrupalılar'ın hoşuna gidecek demeçler verme ve kendinden sözettirme, kolay yoldan dünya çapında ün sağlama derdinde değildi. Ama dünyanın onu tanımaması gerçekten büyük bir kayıp ve ayıp. Attila İlhan'ın şiirlerine, verdiği güzel duygulardan başka bir şey daha borçluyum: Kızım Fransa'da ilkokuldayken, yaz tatillerinde geldiği Türkiye'de kendi kendine Türkçe okuma-yazmayı söktüğü zaman, bunu yanlışsız yapabilmesi için Attila İlhan'ın şiirlerine başvurmuştum. İzmir'in sıcak öğlen saatlerinde onu evde tutabilmenin de bir bahanesi olmuştu bu dikte çalışmaları. Ben okuyordum, kızım ve aynı durumdaki kuzeni yazıyorlardı. Şimdi dikte için kullandığım şiirlerden birine bakıyorum da, hiç kolaylarını seçmemişim. ''Cinayet Saati'' örneğin. Ama iki çocuk da korku ve merakla gözleri dört açık kalemlerine bastırırken aynı zamanda tam anlayamasalar da heyecan veren bir polisiye romanının gizemini çözer gibiydiler. Ve nedense en sevdikleri şiir de bu olmuştu : haliç'te bir vapuru vurdular dört kişi
demir asa demir çarık dedim/neyleyim!/yolculuk dedim /
ağaçlara tünedi yine akşam kargalarla bir/
rüzgar kendini yerden yere vuruyor/
kırık dökük yıldızlar belirdi uzaktan/
….alır beni yollar beni alır gider/anamdan yolcu doğmuşum
….akşam dedim/şu koca dünya dedim/ağlasam dedim
yola bir düşüldü mü ömür boyunca gidilir
ekmeğin ve şarabın peşinden/turnaların peşinden
büyük şehirler büyük aşklar/çığlık çığlığa terkedilir…''
demirlenmişti eli kolu bağlıydı ağlıyordu
dört bıçak çekip vurdular dört kişi
yemyeşil bir ay gökte dağılıyordu
deli cafer ismail tayfur ve şaşı
maktülün onbeş yılık arkadaşı
üçü kamarot öteki aşçıbaşı
dört bıçak çekip vurdular dört kişi
cinayeti kör bir kayıkçı gördü
ben gördüm kulaklarım gördü
vapur kudurdu kuduz gibi böğürdü
hiç biriniz orada yoktunuz....
Şiirin devamı ''Sisler Bulvarı''nda, ama Attila İlhan her zaman biz İzmirliler'le. Anısı yüreğimizde, dizileri dilimizde….
İzmir Gazete E-Bülten abonelik





