İzmir Gazetesi

İzmir Gazetesi Nur Dolay Fransa'da Türk mevsimi

Fransa'da Türk mevsimi

E-posta Yazdır PDF

 

 

Fransa’da Türk mevsimi sona erdi. Her yıl değişik bir ülkenin kültürünü tanıtmaya ayrılan bir yıllık etkinlik Türkiye için sadece bir mevsim olarak uygun görüldü. 2008 deki ‘’Ermenistan Yılı’’ ile 2010 da başlayan ‘’Rusya Yılı’’arasına sıkıştırılan bir ‘’Türk Mevsimi’’.   

Aslında bu mevsimcik bile gerçekleşemeyecekti. Barbar Türkler’in kültürleri mi olurmuş ? Fransızlar ve Türkler arasında Osmanlı İmparatorluğu zamAnında başlayıp yüzyıllarca süren büyük kültürel alışverişi de hiçe sayan anlayış  sonunda bir mevsimciği yeterli buldu. Kimbilir belki o da Fransa’nın Türkiye’deki ekonomik ‘’açılımlarını’’ riske atmamak kaygısıyladır. Nitekim sponsorlar arasında Total gibi Birmanya cuntasının başdestekçisi petrol devi, Areva gibi Türkiye’de nükleer santral kurma heveslisi atom kuruluşları, Axa, Groupama gibi Türkiye’de sigortacılık sektörünü ele geçirmiş şirketler var.   

Mevsimin kapanış etkinliklerinden biri Türk ve Fransız basını üzerine meslek üyeleri için karşılaştırmalı bir toplantıydı. Türk tarafından organizatör TESEV, Fransa tarafından onun benzeri IFRI bu etkinliği düzenlemişlerdi.  

Türk basını Sabah gazetesi’nden  Yavuz  Baydar ve Türk televizyonlarına muhabirlik yapan Sabetay Varol tarafından, Fransız basını ise Liberation gazetesinde Türkiye uzmanı Merc Semo ile temsil ediliyordu. Baydar’ın ballandıra ballandıra çizdiği Türk basını tablosunu dinlerken ‘’acaba yanlışlıkla başka bir ülkeyle ilgili bir toplantıya mı girdim ?’’ diye merak ettim. Çünkü bu tabloyu tanımakta güçlük çekiyordum. Baydar’ın anlattığına göre, son on yılda Türk basını tüm tarihinde görmediği kadar özgür bir dönemi yaşıyordu. Bu ancak ‘’mütareke basını’’ dönemiyle karşılaştırılabilecek bir özgürlüktü (tabi bu noktada ne özgürlüğünden sözedildiği daha iyi anlaşılıyor, hortlayan mütareke basınının alabildiğine özgür ürettiği çamur paketleri akla geliyor hemen). Hele ki konuşmacı artık Türkiye’de hapiste hiç bir gazeteci olmadığını söyleyince kendimi tutamayarak sesli bir kahkaha patlatıvermişim (sizlerden özür dilerim Mustafa Balbay, Tuncay Özkan ve demir parmaklıklar ardındaki diğer meslektaşlarım, biliyorum, durumunuz kahkaha patlatılacak bir durum değil, ama güleriz ağlanacak halimize işte).      

Bu güllük gülistanlık basın tablosuna itirazlarımı dile getirmem ve başbakanın basın  özgürlüğü anlayışının yalnız Türkiye’deki gazetecileri değil, ta Fransa’da, Fransız basınında çalışan beni bile tehdit ettiğini anlatmam oradaki bazılarının hiç hoşuna gitmedi. Hele Ergenekon diye bir öcü yaratıldığını ve bir kaç gerçek suçlunun içine atılarak gerçek bir suç örgütü süsü verilen bu öcüye her tür muhalefetin dahil edildiği açıklaması pişmiş aşa su katar gibi oldu. Ayşe Böhürler adlı sıkmabaş meslektaşımız sözlerimi ‘’bir zındığın küfürleri’’ olarak mı gördü nedir, protesto ederek kalkıp salonu terketti. Bu arada mikrofonun elimden sert bir şekilde çekildiğini hissettim. Bu açık sansürleme girişimine karşı direnince kısa bir tartışma oldu. ‘’Zaten AKP’yi övmediğim için çalıştığım yerde sansürlendim ve işten çıkarıldım, burada sözde basını tartışıyoruz, ama aynı şekilde sansür uygulanıyor’’ itirazıma mikrofonu elimden çeken İFRİ sorumlusundan gelen yanıt şuydu : ‘’konuşmacıya sorunuz varsa sorun’’.  Neyse ki bizim başbakanımızdan daha terbiyilice bir uyarıydı bu. ‘’Ananı al ve git’’ de denebilirdi. İşte ‘’Fransız nezaketi’’ farkı bu olsa gerek.  

‘’Türkiye uzmanı’’ Marc Semo,  Baydar’ın çizdiği pembe tabloya biraz gölge düşürücü açıklamalar getirir gibi oldu, ama bu utangaç değinmeleri hemen toparlayarak sorunu İslamcı hükümetin dayattığı faşist anlayıştan tamamen soyutlayıp, Türkiye’nin genel geri kalmışlığına indirgedi. Yani Türk değil mi, ancak bu kadarını becerir işte. Ona karşı Fransa’daki köklü basın özgürlüğünün geniş hoşgörüsünü anlattı. Karşısında bu özgürlüğün dar sınırlarına toslamış bir gazetecinin oturduğunu bile bile. Üstelik de, Türkiye’de bu dönemde en azından tutuklu gazeteci olmadığı safsatasını yeniden vurgulayarak.  

Neyse ki salonda henüz benim gibi mikrofon cezası yememiş meslektaşlar vardı da onlar bu açıklamalara karşı çıktılar, Hürriyet’ten Ferai Tınç hapisteki Kürt yerel basın gazetecilerini, Milliyet’ten Kadir Göksel, Doğan grubuna yapılan baskıları dile getirdiler. Ama bir gazeteciden çok adeta hükümet sözcüsü gibi konuşan Baydar her konuyu anında sulandırıp, evirip çevirip başka noktalara getirmek için üstün cambazlık gösterileri sergiliyordu.  

Marc Semo ise Taraf gazetesi çalışanlarının nasıl cesur bir gazetecilik örneği verdiğini, nasıl ‘’tabuları yıktığını’’ anlatmaya koyuldu.  

Sadece soru sormama izin olduğunu artık öğrenmiştim, bu kez itirazlı görüşler öne sürmek yerine Marc Semo’ya sorum olduğunu söyledim ve bu sayede mikrofonu yine bana lütfettiler. İlkin Taraf’ın anlamını bilip bilmediğini sordum kendisine. Ve bunu bilmeyen salona da Taraf’ın Fransızca çevirisini söyledikten sonra hangi tarafta olduğunu da açıkladım ve meslektaşıma çok merak ettiğim soruyu yönelttim : ‘’senin eline 5000 sayfalık bir belge gelse, bunu bir iki gün içinde okuman mümkün mü, okuyabilsen ve inceleyebilsen bile böyle kimin ve ne amaçla yolladığını bilmediğin bu belgeyi hiç bir araştırma yapmadan hemen gazetende müthiş bir gerçekmiş gibi sansasyonel bir şekilde yayınlar mısın, yayınlamakla da yetinmeyip bu belgeyi götürüp savcıya teslim eder misin ? Gazetecinin işi polisin işini yapmak mıdır ? Bir gazeteci kendisine teslim edilen bir belgeyi, her ne olursa olsun, götürüp savcıya mı verir ? Bu mudur örnek gazetecilik örneği ?’’  

Marc, ‘’ananı !’’ diye bağırmasa da sözümü keserek devam etmemi engelledi, yoksa Mustafa Baybal’ın gerçekten örnek bir gazetecilik yaptığı için hapiste olduğunu ekleyecektim. Elindeki bilgileri yayınlamadığı, araştırmadan servise koymadığı için, sansasyon bmbaları uçurmadığı için Silivri’ye kapatılmıştı ve ‘’neden yazmadın ?’’ diye suçlanıyordu. Marc Semo Taraf gazetesine düzdüğü övgüleri biraz daha yumuşatarak bu gazetenin ‘’ikili, karışık’’ bir tutumu olduğunu olduğunu açıklamaya koyuldu.  

Dışarı çıktığımızda hava kararmıştı, ama Semo’nun bana verdiği güzel nasihatlarla önümdeki yolun aydınlandığını hissettim. Yorumlarımda aşırıya kaçarak inandırıcılığımı yitirmememi öğütlüyordu saygın meslektaşım. Baydar’ın çizdiği ‘’Türk basın tarihinin en özgür 10 yılı’’ tablosu aşırılık olmuyordu da benim hatrılattığım kara delikler aşırılık oluyordu demek.  

Semo acaba gerçekten Türkiye’de olup bitenleri bilmiyor muydu ? İmkan var mıydı buna ? Öyleyse neden bildiklerini söylemiyor, başka türlü konuşup yazıyordu ? Ama kendisine bunu sormama gerek kalmadı. Çünkü yanımızda yürüyen genç ‘’Türkiye uzmanı’’ İFRİ yöneticisine bu bildiklerini aktarmaya başlamıştı bile. Başbakanımızın iki yüzü olduğunu, dışarıda çok demokratik bir imaj verirken içeride son derece otoriter ve antidemokratik olabildiğini anlatıyordu Semo.  

Eh, bu kadar yerinde bir teşhis koyan insan da Türkiye’deki durumu bilmiyor olamaz. Ama o da ne ! Semo yine yolu şaşırdı. Yanında yürüyen IFRI uzmanını yanlış sokaklara yönlendirdi. ‘’Bizi en iyi bilen, bize en yakın gazeteci’’ diye bilinen adam özet olarak şunları anlatıyordu yanındaki genç kadına : ‘’Kopenhag’da herkes için tek bir kriter dizini oluşturmak hataydı. Çek cumhuriyeti, Macaristan gibi belirli bir demokrasi kültüründen gelmiş, sivil toplum örgütleri güçlü ülkeler bu kriterlere kolaylıkla uyum sağlayıp diğer AB ülkelerinin düzeyini yakladılar. Bulgaristan ve Romanya gibi ülkeler için bu biraz daha güç olsa da onlar da sonunda bu işi becerdiler. Ama Türkiye gibi demokrasi geleneğinin hiç olmadığı bir ülkede Kopenhag kriterlerinin uygulanması imkansızdır.’’ 

Peki Marc Semo, öyleyse yaz gazetene, ‘’Türkiye’dekiler barbar ve ırk olarak geri bir halktır, onların kültürleri için sadece bir mevsim yettiği gibi, Kopenhag kriterlerinin de onda biri yeter.’’ 

Hatta özel bir Kopenhag Türk kriteri yapın. ‘Bon pour l’Orient’ cinsinden. Zaten AB’ye de özel statülü ortak yapacaksınız ya… 

Bilmiyorum ne zaman ‘’teşekkür ederiz, kalsın, biz kendi yolumuzu kendimiz buluruz’’ diyeceğiz. 

                                                Nur DOLAY

                                                                        3 Nisan 2010

 

 

Yorum ekle


 http://izmir.net.tr/images/stories/kbrs.jpg  

Üye Girişi

Anket

Körfez vapuruna ne ad konmalı?
 

E-Bülten

İzmir Gazete E-Bülten abonelik

Şu An..

Şu anda 11 ziyaretçi çevrimiçi

Share/Save/Bookmark