18 Haziran’da 10 kopyayla vizyona giren Off Karadeniz filminin seyircisiyle buluşmak ve Karadeniz’deki çevre sorunlarına dikkat çekmek için kısa bir Doğu Karadeniz turuna çıktık. Filmin Paris’den gelen başrol oyuncusu Melissa Papel ve bu satırları yazan yönetmeni. Diğer oyuncuların çoğu zaten o taraflarda yaşayan yerli halktan oluştuğu için geçtiğimiz her kentte onlarla da buluşacak ve seyirciyle filmi birlikte izleyip soruları yanıtlayacaktık.
Geçtiğimiz günlerde Güney Doğu sorununa çok orijinal bir ‘’akrabalık’’ çözümü öneren Rize belediye başkanı ile daha 2 yıl önceden tanışma şerefine nail olmuştum. Filmin ön çalışmaları için oraya gidip gelirken kendisine bir nezaket ziyareti yaparak bilgi vermek istemiştim. O zaman da bir takım orijinal inciler döktürmüştü, ama en fazla aklımda kalan şu sorusu olduydu:
“Bu bir sinema filmi, öyle mi? Yani 1,5 bilemedin 2 saatlik bir şey.. Ee 2 saat seyrettik, bitti, sonra ne olacak, ne geçecek elimize?”
Meraklılara hemen bildireyim. Rize’de bir sinema var, hatta iki sinema var. Sinemaya giden insanlar da var. Ellerine bir şey geçsin veya geçmesin. Hatta ‘’Kurtlar Vadisi’’ oynadığı zaman izdihamdan kapılar pencereler kırılıyormuş. (başka filmler için aynı şey söylenemez tabi ki).
Üstelik Anadolu sinemaları artık çocukluğumuzun eski sinemaları gibi koltukları oturunca kırılan, tozlu, pis ve kasvetli mekanlar değil. Hepsi pırıl pırıl, tertemiz, modern yerler. İşletmecileri de eskiden bildiğimiz kasaba esnafı tipli, sadece ticarete odaklanmış insanlar değil. Aydınlık kafalı, sinema dünyasını yakından izleyen, kültürlü, gerçek sinemaseverler. Ama dünya kupası, yaz tatili, üniversite yerleştirme sınavları ve Karadeniz’in düğün furyası işin içine girince sinemacıların da seyirci çekmek için yapabilecekleri fazla bir şey kalmıyor. Hatta kimisi fuayeye dev bir televizyon ekranı kurmuş, kupa maçlarını izlettiriyor. Belki maç bahanesiyle gelip bir de filme girerler umuduyla.
Rize’de iki sinema var ama minare çok. Öyle New York’daki, Bitlis’deki gibi beş minare değil, belki beş yüz tanedir, saymadım. Pembe Köşk sinemasına da önümüzdeki sonbahar New York’daki beş minare düşüyor. Hem de 6 hafta boyunca. O bitince sırada Kurtlar Vadisi Filistin bekliyor. Yine 6 hafta. O bitince de mutlaka bir İvedik 4 gelir ve 6 hafta da o kapatır sinemayı. Bütün sinema işletmecilerine zorla dayatılan bir program bu. Üstelik de 20 000 TL minimum teminat alarak. İşletmeci o filmden ister kazansın ister kazanmasın. Ve en az 12 hafta, yani 3 ay boyunca başka film programlanması engellenerek.
Rize’nin sevimli kasabası Pazar’da da bir sinema var: Sine Klass. İki arkadaş emeklilik ikramiyeleriyle açmışlar burayı. Rize belediye başkanının tersine sinema kültürü olan insanlar, sinemayı seviyorlar ve ilçe halkına bir şeyler vermeye çalışıyorlar.
Ama ‘’kültür mültür’’ para etmiyor ülkemizde. Para eden minareler (ister New York’da ister Rize’de olsun), vadilerdeki kurtlar (HES’lerle altını üstünü oyan) ve Recep’ler (ister İvedik ister Rize’li adaşı).
Dev yapım şirketlerinin birbirleriyle girdikleri kırankırana mücadelede Sine Klass da kurbanlardan biri olma yolunda. Önümüzdeki sonbahar için sinemanın iki salonu da yine bu yapımcılar tarafından şimdiden kapatılmış durumda. Küçük yapım şirketlerinin ve anlatacak bir derdi olan yönetmenlerin filmleri ne Pazar’daki sinemaya girebilecek ne de Türkiye’deki sinema pazarına. Çünkü ne dağıtımcı bulabilecek ne de vizyon tarihi. Ya da Off Karadeniz gibi kimsenin sinemaya gitmediği, sezonun sonra erdiği düşünülen yaz aylarında ve çok az kopyayla çıkmayı kabul edecek ve bir daha da iş yapamayacak.
Zorbalığın at koşturduğu bu gidişata dayanamayan küçük sinema işletmecileri birer birer iflasa sürüklenince meydan alış veriş merkezlerindeki (ya da moda adıyla AVM’lerde) büyük sinema zincirlerine kalacak. Tüketmek için gelmişken biraz da eğlenmek isteyen bir kitleye hizmet eden bu sinema zincirleri tamamen ‘’eğlencelik’’ filmlere öncelik verecekler. Seyircinin seçme özgürlüğü de bunlar arasına sıkışıp kalacak. Ve belki de bir süre sonra bütün bu sinemalar diğer alanlarda olduğu gibi Türkiye’nin tümünü paylaşan iki dev tekelin eline geçecek: Koç ya da Sabancı Holding’in beğenileri arasında seçme yapabileceğiz ancak.
Rize ve civarında 125 e yakın da HES (hidroelektrik santrali) var. Melissa Papel ile Senoz vadisini dolaşıyoruz gün boyu. HES’lerin delik deşik ettiği Senoz’u. Ve akşamüstü ayağımızda Senoz’un çamurlarıyla iniyoruz Pazar’a. Off Karadeniz’in oradaki ilk gösterimi için Sine Klass’ın sahipleri Osman Özer ve Köksal Altınbaş özel bir gece düzenlemişler. Hem filmin çoğu yörede çekildiği için, hem de oyuncuların çoğu oradan alındığı için.. Eşleri kendi elleriyle özenerek yiyecek içecekler hazırlamışlar. Osman bey 100 kadar insanı özel olarak cep telefonlarından arayıp davet edilmiş. Ama geceye katılanlar 20 kişiyi geçmiyor. Zaten altısı film ekibi: Sinemacıların aile bireylerini de bu 20 kişi arasında saymak gerek. Ardeşen’li oyuncu Muhammet Önçırak ve Mustafa Memoğlu, Pazar’lı oyuncular Erdoğan Buçan ve İbrahim Kutanis, sinema işletmecilerine destek için bilet alıp giriyorlar kendi oynadıkları filme. Gözlerimiz filmin müziklerini yapan Pazar’lı müzisyen Gökhan Birben’i boşuna arıyor. Diğer davetliler de ya dünya kupası maçları için televizyon başındalar, ya da düğün dernek, kına gecesi gibi çok önemli (!) bahaneleri var.
Sinemadan para kazanmak yerine kendi emekli maaşlarıyla onu yaşatmaya çalışıyor Sine Klass’ın sahipleri. Ama bunu ne kadar sürdürebilirler? Aileleri ‘’yeter artık’’ diye baskı yapıyorlarmış. Bağımsız sinema işletmecileri, küçük bütceli film yapımcıları ve anlatacak bir derdi olan film yönetmenleri birleşip bir seçenek oluşturmadıkları takdirde bir iki yıldır serpilmeye başlayan yeni Türk sinema hareketi büyüyemeden tıkanıp kalacak.
Trabzon’da aynı sorunlar. Royal sinemasının sahibi Sinan bey yine büyük yapımcıların baskısından ve salonları kendi filmleriyle uzun süre kapatmasından yakınıyor. Sembolik bir direniş jesti olarak Off Karadeniz için özel bir seans düzenlemiş. Bedava. Amacı hiç sinemaya gitmemiş insanları sinemayla tanıştırmak. Ve paranın diktatörlüğüne boyun eğmemek.
Giresun’daki sinemanın sahibi Nedim Güler babadan devraldığı işi tek başına bir sinema kültürü olarak değerlendirmeyip bütün çevre kültürüyle birlikte görüyor. Salondaki izleyiciler de filmin çevre sorunlarına değinen boyutundan etkilenmişler. Of’daki çöp sorununun daha beterinin kendi kentleri için de geçerli olduğunu söyleyerek bu konuyu filme taşıdığım için teşekkür ediyorlar. Ertesi sabah Nedim bey ve fotoğrafçı arkadaşı Esat Ferruh Gürsel’le birlikte Giresun’un yıkılmak istenen eski mahallelerini geziyoruz. İki arkadaş her evin tarihçesini biliyorlar neredeyse. Sonra da seyircilerin bize belirttikleri çöp yığınlarını görmeye gidiyoruz. Gazetecilere de orada randevu verdik. Melissa ayağında sandallarla sahili dolduran çöp dağlarına tırmanıyor. Arkada Amazonlar’ın yaşadığı rivayet edilen Giresun adası ve ‘’oy Giresun kayıkları’’ türküsüne esin kaynağı olmuş tekneler. İş makinaları harıl harıl çöp dağının üzerinde yeni gelen çöpleri bastırıyorlar. Amazonlar’la ilgili bir film senaryosu geçiyor kafamdan. Onların günümüze dönüşlerini aktarmak kolay da, filmin tarihi bölümlerini çekecek yer kalmamış burada. Denize akan derenin ağzı bile tıbbi atıklarla doldurulmuş.
Samsun kendini Doğu Karadeniz’den ayrı tutuyor ve o kültüre sempati duymuyor. Filme de o nedenle gitmek istememişler genellikle. İki sinemadaki gösteriye gelenler sadece Çerkes dostlar. Kafkasya konularından tanıdıkları yönetmenle örgütlü bir dayanışma adına. Neyse ki filmi izledikten sonra onlar da filmin kahramanları gibi önyargılarından kurtuluyorlar.
Karadeniz turumuz biter bitmez Makedonya’ya uçuyoruz. Ohrid gölünün kenarında Fransız filmleri festivaline davetliyiz. Tüm göl ve çevresi Unesco tarafından insanlığın ortak mirası olarak korumaya alınmış. Ne çöp dağları var burada ne kale misali apartman silsileleri. Göle akan dere bir cam kadar saydam ve avuç avuç içilebilir durulukta. Dünyanın yaratıldığı ilk zamanlar gibi. Amazonlar’ın gerçekten yaşadığı mekanı buldum galiba. Gerisi kolay: bütün sinemacıların ortak derdi olan para bulma hikayesi !...
Yapımcılar, yönetmenler, sinema işletmecileri ve tekelleşme çabasında olmayan dağıtımcılar. Sinemayı eğlencenin ötesinde bir şeyler olarak algılayabilenler. Kaybedecek çok şeyimiz kalmadıysa birleşebiliriz galiba… Türk sinemasını kurtlardan, minare gölgelerinden, Recep’lerden kurtarmak için yeni alternatifler üretme zamanı.
Nur DOLAY
Ohrid 2 Temmuz 2010





