İki yıl önce Papa’nın Fransa’yı ziyereti kimi kesimlerde büyük tepkiler uyandırmıştı. Dini bir lider olarak görülmesi gereken Papa’nın laik bir ülkede neden adeta bir devlet başkanı gibi karşılandığı pek çok çevrede sorgulandı, hatta bu karşılamayı protesto için internette imza kampanyaları açıldı.
Tarihte ‘’Kilisenin Büyük Kızı ‘’ diye adlandırılan Fransa, aynı zamanda dünyada ilk laik devrimin öncüsü. Ne var ki iki yüz yıldan beri artık iyice oturmuş, yerleşmiş olması gereken laik sistemin bugün bile tehdit altında olduğunu düşünen kitleler çoğunlukta ve bunlar laiklikten en ufak bir ödün karşısında kılıçları çekmeye hazırlar. Okullarda en ufak bir dini simgenin hoşgörülmemesini yasalarla tescilleyen Fransa’da Papa’ya gösterilen resmi ilgi de yine ‘’laiklik elden gidiyor’’ kaygısına yolaçmıştı. Sarkozy’nin sinsice laikliği orasından burasından törpülediği, Katolik dinini yavaş yavaş yeniden devlet işlerine sokmaya çalıştığı şeklinde eleştiriler artmıştı.
Bugünlerde Sarkozy artık bu konuyla ilişkilendirilmiyor, çünkü Hristiyanlık laik cumhuriyet için baş tehdit olmaktan çıktı, Müslümanlık onun önüne geçti. Giderek kara veya kahverengi çarşaflar, Afgan tarzı burkalar, yüzleri bir maske gibi tamamen gizleyen peçeler yayılmaya başladı her tarafa. Ve artık tartışılan bunun ne kadarının, nerede ve nasıl yasaklanması .
Fransa, nerede duruyor?
Kendi ülkelerinde durum böyleyken, Fransız basınının büyük bölümü Türkiye’de bangır bangır dinci olduğunu ilan eden bir partinin iktidara gelmesini neredeyse alkışlayarak karşıladı ve bu parti karşısında kaygıya kapılan, laik rejimi korumak için ayağa kalkan kitleleri de ‘’demokrasi karşıtları’’, hatta ‘’faşistler’’ gibi göstermekten çekinmedi. Bunlardan biri de ne yazık ki benim 17 yıldır Türkiye ve Kafkasya bölümünden sorumlu olduğum Courrier International idi. Türkiye’deki laiklik-teokrasi mücadelesi bizim sayfalarımıza kadar uzayarak 17 yıldır o sayfalarda büyük bir titizlikle sürdürdüğüm gazetecilik görevime son verilmesiyle, yani AKP’nin zaferiyle sonuçlandı.
Le Monde gazete grubuna dahil olan Courrier International Fransız basınında çok prestijli bir yere sahip. Tüm dünya basınını tarayarak yaptığı seçmelerle dünyanın çeşitli yerlerinde yaşanan olayları o yerlerdeki yorumcuların bakış açısından veriyor. Bu kurumda Kafkasya ve Türkiye editörü olarak çalıştığım 17 yıl boyunca, bölgedeki çeşitli görüşleri yansıtacak yazılar seçmeye özen gösterdim. Ama Türkiye’yi sarsan cumhurbaşkanlığı seçimi, laikliği savunma mitingleri ve genel seçimler Courrier International’i de sarstı. İlk olay Ali Sirmen’in Cumhuriyet gazetesinde çıkan bir yazısını yayınlamamla patlak verdi. Sirmen yazısında AKP’nin iktidara tırmanışını ve Gül’ün cumhurbaşkanı oluşunu bir ‘’sivil darbe’’ olarak niteliyordu. Gerçi bu benim de katıldığım bir görüştü, ama gazetecinin bir görüşünün olması ve onu ifade edebilmesi de normaldir herhalde. Sonuçta fikir işçisiyiz, salatalık domates satıcısı değil.
Dolaba kaldırıldım
Ama her tür görüşe yer vermesi gereken Courrier İnternational nedense Sirmen’in görüşlerine çok sinirlendi. Bir önceki sayıda da benim kısa bir yokluğum sırasında Türkiye’deki cumhuriyet mitinglerini ‘’faşizan gösteriler’’ başlığıyla tanıtan bir yazı yayınlanmıştı. Sirmen’in yazısından sonra bir daha hiç bir şekilde sorumlu olduğum bölüme karışamadım. Yasal olarak henüz işime son verilmemişti ama artık Fransızca tabirle ‘’dolaba’’ kaldırılmıştım. Ve Le Monde gazetesinin bu prestijli yayın organı artık Belçika’dan gönderilen Yeni Şafak ve Zaman gazetesi yazılarına, özellikle de Ali Bayramoğlu’na adeta abone edilmişti. Hatta yine ağırlıklı olarak bu gazetelerden alınmış yazılarla genel seçimler sırasında bir özel Türkiye sayısı yapıldı. Ali Bayramoğlu’nun iki yazısı Fransız okura daha güzel, daha demokratik, tutarlı ve derli toplu görünsün diye yeniden üzerinde çalışılıp, kesip biçme, ekleme ve değişikliklerle tam görücüye çıkacak hale getirilmişti. Öte yandan ‘’Cumhuriyet gazetesinin görüşlerine de yer veriyoruz bakın’’ diyebilmek için olsa gerek, İlhan Selçuk’tan da bir yazı konmuş, ama yazının başlığı ‘’Yeşil Olmaktansa Kahverengi Olmak Evladır’’ şeklinde değiştirilerek İlhan Selçuk okuyucuya Hitler’in kahve rengi gömlekli Nazileri gibi tanıtılmıştı (zaten bundan sonra da Selçuk’un geceyarısı polis tarafından götürülüşünü ve gerisini biliyoruz).
Okuyucularla aynı anda keşfettiğim bu özel sayıya tepkimi yazılı olarak yönetime ilettim. Hem gazeteyi artık bir AKP propaganda bürosu gibi gösteren bu kayıtsız şartsız AKP destekçiliğini, hem de yayınlanan yazılarda yapılan çarpıtmaları onaylamadığımı, hala sorumlusu gibi göründüğüm bölümün bu şekilde kullanılamayacağını bildirdim. Aldığım cevap artık işime son verildiği şeklinde oldu. Sadece çıkış tazminatımın pazarlığı kalıyordu geriye. Otomatik yasal tazminatımın dışında pazarlık konusu edilen bölüm için ise ağır bir şart öngörülüyordu : CI’den ayrılış nedenlerim ya da CI’deki uygulamalar hakkında hiç bir yerde en ufak bir şey söylememe şartı. Yani bir yerde parayı ağzıma doldurarak çenemi kapatma anlamına gelen bu susma anlaşmasını reddederek CI aleyhine dava actım.
Hukuk işledi
İki yıl süren dava nihayet Courrier International’in mahkümiyetiyle sonuçlandı ve karar kesinleşti. Bu arada benim bazı kuşkularım da epeyce dağıldı. Courrier International beni işten çıkardıktan sonra açık oynamaya başladı çünkü. Sibirya’dan Sudan’a, Abhazya’dan Malezya’ya kurduğu okullar ağıyla ‘’Ilımlı İslam’’ imparatorluğunu iyice yerleştiren imam Fethullah Gülen CI sayfalarında uzunca bir yazıyla okuyuculara tanıtılıyordu. Hem de ‘’Son Yüzyılın En Büyük Düşünürü’’ başlığıyla. Daha önce benim Türkan Saylan’ı tanıtan bir yazımın başına geleni düşünerek acı acı güldüm : henüz Saylan’ın evi basılmamış, kendisi darbecilikle suçlanmamıştı ve ben onun kadın hakları ve özgür laik toplum düzeni için mücadelesini anlatan bir yazı yazmıştım, ama daha önceden 3 sayfa olması kararlaştırılan yazı sonradan bilmediğim bir nedenle ve bana haber dahi verilmeden kuşa çevrilerek iki paragrafa indirgenmişti ! Herhalde birileri CI’ye birşeyler fısıldamıştı ve olacaklar önceden biliniyordu. Nitekim kısa süre sonra İlhan Selçuk gibi Türkan Saylan’ın da evi polis baskınına uğradı.
Fransa’da bir Papa ziyareti bile laiklik ve bireysel özgürlükler konusunda tepkilere yol açabiliyor, ama Fransız basını Türkiye’de bir dinci partinin uzun yıllar boyunca kaderlerini belirleyecek şekilde iktidara gelmesine karşı direnen insanları ‘’darbeci, faşist’’ olarak niteleyebiliyor. Ve işin cilvesine bakın ki o dinci parti iktidara gelir gelmez sadece Türkiye’de muhalif gazetecileri hedef almakla kalmıyor, düşünce ve ifade özgürlüğünün beşiği olduğunu iddia eden Fransa’yı bile etkileyebiliyor. Düşüncesini ifade etme cüretinde (!) bulunan bir gazeteciye en ufak bir tartışma olanağı dahi verilmeden çıkış kapısı gösteriliyor.
Ama aynı Fransa’da hiç olmazsa yargıçlar var diyebiliyorum ben. En azından onlar Amerika’daki ‘’Türk Humeynisi’’nin buradaki basını da kontrol altına almasına direnebiliyorlar. Türkiye’deki meslektaşlarım, siz Bekir Coşkun, Emin Çölaşan, Mine Kırıkkanat, Oktay Ekşi ve adları duyulmayan diğerleri, sizler de keşke ‘’İstanbul’da yargıçlar vardır’’diyebilseydiniz. Ama yargıçlar olmasa da, düşüncelerinden ödün vermeden tek tek mücadeleye devam eden meslektaşlarımı selamlıyorum.
Nur DOLAY
Paris, 28 Kasım 2010






