İzmir Gazetesi

İzmir Gazetesi Nur Dolay BUZ GİBİ ‘’FESTİVAL FİLMLERİ’’

BUZ GİBİ ‘’FESTİVAL FİLMLERİ’’

E-posta Yazdır PDF

 

Genellikle Almanya, Hollanda, İsveç gibi Kuzey ülkelerinden yayılan kasvetli, ağır, diyalogsuz ve hatta müziksiz, minimalist bir sinema anlayışı ülkemiz sinemasına egemen oldu. Sımsıcak ülkemize hiç benzemeyen, Türk toplumunu hiç yansıtmayan buz gibi bir Türk sineması çıktı son yıllarda ortaya. Artık pek çok yönetmen kafasındaki bir şeyi anlatmak için değil, falanca filanca festival fonundan para almak ve filmi yaptıktan sonra da o festivallerde ödüllendirilmek için proje hazırlar oldular. Samimiyetten uzak, art niyetli, içten pazarlıklı bu oportünist sinema anlayışı öylesine ortalığı sardı ki sonuçta ‘’festival filmi’’ diye bir kategori dahi türedi. Hatta kimi yönetmenler hiç utanmadan açık açık, neredeyse bir övünç ve gurur kaynağıymış gibi ‘’ben sadece festival filmi yapıyorum’’ bile diyebiliyorlar. Komik olduklarının farkına dahi varmadan.


 

Dikkat edin, başka üllkelerde ‘’sanat filmi’’ olarak tanımlanan sinema değil bu, doğrudan festivalllere odaklanmış, oralarda ve üzellikle Kuzey ülkelerinde benimsenen formatı çok iyi kapmış ve birinci kaygısı o formata uyan ‘’ürünler’’ ortaya çıkarmak olan bir sinema. ‘’Ürün’’ sözcüğünün bir sanat eseri için kullanılması garip kaçabilir, ama burada ne kadar sanatkarane yapılmış olsa da ‘’festivalde ödül’’ kaygısıyla yola çıkan filmler basbayağı bir ‘’ürün’’ sonuçta.


GODARD VE NURİ BİLGE


Yoksa gerçekten sanat filmi yapan, ama onu bile sanat kaygısıyla değil, kafasındaki bir düşünceyi, bir dünya görüşünü anlatmak, içindeki bir sıkıntıyı dışa vurmak, bir şeyler söylemek ya da sadece yaratıcı dürtünün verdiği sancıyla ortaya çıkaran yönetmenler festivalleri, ödülleri umursamayabiliyorlar bile. İşte Jean-Luc Godard, tüm sinemasını bir sanat hazinesi olarak değerlendiren Oscar ödülüne burun kıvırdı, kalkıp gitmedi bile almaya.


Ya da bir Nuri Bilge Ceylan. O da Godard gibi içindeki, kafasındaki bir şeyleri kendine özgü üslubu ile anlatmaya çalışan bir yönetmen, Cannes’da ödüllendirilse ve bir takım festivallere katılsa da festivale odaklanmış bir sinema yapmıyor, kendi anlatmak istediği şeyi kendi film anlayışı içinde yapıyor. Fransa’da ilkin sinemalarda gösterilerek dikkat çeken filmi Mayıs Sıkıntısı’nı yaptığında henüz Türkiye’de bu ‘’festival filmi’’ modası doğmamıştı zaten. Aslında belki biraz da Ceylan’ın ‘’Uzak’’ ile Cannes’da ödüllendirilmesi ve adından sözettirmesi diğer bir çok yeni yönetmeni de kolayca şöhret olabilecekleri sanısına kaptırdı. Ama Nuri Bilge’nin anlatımı basit bir Tarkovski veya Bergman taklidi değildi ki. Onun kendine özgü bir anlatımı, söylemek, duyumsatmak istediği şeyler vardı gerçekten. Ve bunları söylemek için yaptığı filmler samimi bir yaratıcılık sancısıyla doğmuş filmlerdi, ‘’festivalde gösterilsin, beğenilsin, ödül alayım’’ kaygısıyla değil. Tamamen yönetmenin kendi iç dünyasını yansıtıyor ve anlatmaya çalıştığı, göstermek, vermek istediği bir takım düşünceler içeriyor.


Onun ardından giden, ama Ceylan’ın sinemasını basit bir festival formülü sanan bir yığın film yönetmeni var bugün. Bir zamanlar Marks’ın öğretisini basit bir değişim formülü gibi algılayan kimi devrim ‘’talebanı’’ gibi. Yaptıkları ne kadar gerçeği yansıtıyor, ne kadar kendi anlatmak istedikleri ve içlerine sığmayan bir şeylerin taşması, ya da ne kadar ‘ilginç’’ olma ve ‘’festivale beğendirme’’ gayretiyle yapılmış şeyler, bunu bizler görsek de söyleyemiyoruz. ‘’Kral çıplak’’ diyemiyoruz. Çünkü Berlin’de, Rotterdam’da, Göteborg’da ve onların ardından giden daha küçük festivallerde verilmiş yargılar var bu filmler hakkında. ‘’Ön jüri’’ denen bir seçme komitesindeki bir avuç Kuzey Avrupalı’nın tamamen sübjektif (bir sanat eseri çünkü sözkonusu olan ve değerlendirme de sübjektif olacak tabi ki) beğenisiyle ilk elemeden geçebilen filmler daha sonra tanınmış ve saygın adlardan oluşan bir jüriye tescil ettiriliyor. Bu Kuzey ülkeleri film formatlama işini o denli ele geçirmişler ki Abu Dabi, Hindistan gibi tamamen farklı bir dünya görüşü ve kültüre sahip ülkelerde bile filmlerin ön seçimini yapan komiteler ağırlıklı olarak onlara teslim edilmiş, festivale katılacak filmlerde onların sinema anlayışı ve zevki belirleyici oluyor.


KARADENİZ’DE ALMAN TOPLUM YAPISI


Sonunda Karadenizli karakterler de, Hintliler de aynı tornadan çıkmış gibi Alman veya İsveç insanının soğuk, sessiz, içe dönük, durgun tavırlarıyla bize buz gibi soğuk hikayeler anlatıyorlar. Siz Bal filmindeki gibi hiç konuşmayan, gülmeyen, bağırıp çağırmayan, küfür etmeyen, yüzü bir duvar gibi ifadesiz, buzdan Karadeniz insanları gördünüz mü? Ayrıca ‘’İstanbullulukları’’ konuşmaları ve tavırlarına sinmiş oyuncuların canlandırdıkları köylü adam ve kadın karakterlerinde inandırıcı olamayışları Alman önjürisi tarafından farkedilmeyebilir, ama o beğendi diye biz de alkışlamak ve beğenmiş görünmek zorunda mıyız? Kralın çıplak olduğunu söylemek yarı aydınların entellektüel terörünün egemen olduğu ülkemizde hala bu kadar zor mu? (Bu arada yine Karadeniz’de geçen Sonbahar’ı yukarıdaki eleştirinin dışında tutmak gerek. Karakterlerin sessizliği ve içe dönüklüğü, diyalogların azlığı, festival kaygısıyla ve ilginçlik adına başvurulmuş bir anlatım tarzı değil, belli bir süreci ve o sürecin oluşturduğu ruh hallerini yansıtıyor, o sürecin doğal sonucunu gösteriyor ve hatta üşüyen Yusuf’un üzerine battaniye örttüğü sahne bile filmin insancıl sıcaklığını hissettiriyor bize. Bal ve benzeri diğer örneklerde ise ocakta yanan ateş bile ruhumuza bir insan sıcaklığı iletemiyor.)


İki yıl önce Gürcistan’ın başkenti Tiflis film festivalinde Avrupa’dan gelen sinema uzmanlarının hazırladığı atölyeleri anımsıyorum. Sovyetler Birliği’nin en özgün ve ilginç sinemalarından birini yaratan, birbirinden değerli pek çok yeteneği ve harika filmi sinema dünyasına kazandıran bu ülkede yapılan atölyeler sanki sinema olayını ilk kez keşfeden çöldeki bedevilere hitabediyordu. Usta bir kuşak hiç yokmuşcasına, bu kuşağı tamamen dışlayıp devre dışı bırakarak, ülkedeki zengin ve özgün sinema geleneğini tamamen gözardı ederek, sinemayı yeni öğrenen gençlere Avrupa festivallerinin formatları öğretiliyor ve destek fonları alabilmeleri için üç Kafkasya cumhuriyeti arasında ortak ve benzer bir sinema anlayışı örgütlenmeye çalşılıyordu. Bu formatta tabi ki Gürcü sinemasının sosyal komedilerine, müthiş esprili anlayışına yer yok. Hem sanat yanı güçlü, hem bir avuç festival jürisinin dışında kalan kitleyle buluşabilen eski Gürcü sineması bakalım önümüzdeki dönemde sadece bir ‘’festival sinemasına’’ mı dönüşecek.


Bizdeki durum ise son Antalya festivalinde ‘’yarışan’’ (bu sözcük bile ne kadar itici, sanat eserleri nasıl birbiriyle yarışır ki?) filmlerin gösterdiği gibi artık sadece ‘’festival filmi’’ ve ‘’ticari film’ kutupları arasına sıkışmış görünüyor. Gazetelerde ‘’falanca film filanca festivalde ödüle doymadı’’ tanıtımıyla yer almak, ya da ticari büyük prodüksiyonların gişe başarısı en önemli kriterler oldu. Yılmaz Erdoğan’ın ‘’Neşeli Hayat’’ veya Yüksel Aksu’nun ‘’Dondurmam Gaymak’’ tarzı, hem yığınlara hitabedebilen, hem bir şeyler anlatma çabasıyla yapılmış filmler yukarıdaki iki kutbun arasında kalan türün son başarılı örnekleri mi olacak acaba?

 

Nur DOLAY

Paris, 18/ 12/ 2010                                                                                                     

 

Yorum ekle


http://izmir.net.tr/images/stories/kbrs.jpg

 


"KALİTE VE TİTİZLİK BİZİM İŞİMİZ "
"TASARIMDAN UYGULAMAYA
EN İYİ ÇÖZÜMLER"

 

MEDENTA İNŞAAT TURİZM SANAYİ VE TİCARET LİMİTED ŞİRKETİ
Telefon : 0 (232) 2374931  
Faks : 0 (232) 2641051
OSMAN AKSUNER MAHALLESİ 5900 SOKAKNO:86 D.A KAT:1 KARABAĞLAR KONAK / İZMİR


    

Üye Girişi

Anket

Körfez vapuruna ne ad konmalı?
 

E-Bülten

İzmir Gazete E-Bülten abonelik

Şu An..

Şu anda 10 ziyaretçi çevrimiçi

Share/Save/Bookmark